Türkiye'nin gündeminin bizleri ne kadar boğduğunu,
verimsizleştirdiğini sıkça konuştuğumuz Oray Egin, dün 'ya teslim olacağım ya da kaçacağım' başlıklı
bir yazı yazmış. Bütün iyi yazarlar rutin gibi gözükebilecek konulara şahsi yazarlık damgalarını bir
şekilde vururlar, bu yazısı da öyle olmuş. Oray hepimizin hissettiği iç bunalımını çok iyi bir
şekilde ortaya koyarken bir de konusuna bilgi veren öğeler de koymuş.
Ben yazısının 'kaçmak' ile
ilgili bölümüne kafamı taktım. Meseleyi o tür kavramla açıklarsa kendimizi iyi anlatamayacağımızı
düşündüğümden bu konunun tartışılmasını istiyorum. Kendimizi yollara vurmayı Türkiye'nin gündeminden
kaçmak olarak adlandırırsak o zaman da yazımıza 'ya teslim olacağım ya da kaçacağım' diye başlık da
atamayız çünkü Türkiye'nin gündeminden uzaklaşmak anlamında yollara düşmek de bir tür teslimiyettir.
Unutmayalım ki bazı beyinleri teslim alamayan insanların yapmaya çalıştıkları da tam bu.
Bazen
fiziksel olarak yollara düşmeden de gidebilirsiniz. Bu benim uzun süredir yapmaya çalıştığım bir
şey. Bunu gündemden kopuş ve kendi gündemini yaratmak çabası olarak nitelendirebilirsiniz.
Bu çok
da kolay bir iş değildir. Gazeteci olarak tüm içgüdünüzün baskı altına alınması gerekebilir,
gündemin sizde yarattığı iç sıkıntısına ve size başka şeyleri yaz diye baskı yapanlara
direneceksiniz. Ve Türkiye tamamen farklı bir konuyla altüst olurken, siz her şeyi bir yana bırakıp
kendi yaşam dinamiklerinizi yazmakla yetinmeyi öğreneceksiniz.
Ben çok uzun zamandır
Türkiye'nin gündeminden bilinçli bir şekilde koptum, ülkede ne olup bittiği konusunda haberim yokmuş
gibi davranıyorum, gündemle ilgili bana hala daha soru sormak isteyebilen çıkabildiği zaman onlara
da cevap vermiyorum, çünkü bazı olan biteni hakikaten anlamıyorum.
Ben de bir süredir Oray
gibi yollardayım. Ama bu kaçışım değil. Bilakis o yollarda kendi gündemi içinde bataklığa batmakta
olan Türkiye'nin gerçekten ihtiyacı olan bazı fikirleri, tavırları keşfedeceğimi düşünüyorum.
Türkiye'nin gündemini değiştirmek istiyorum.
Daha önce odamdan dışarıya çıkmadan önce
yollara düşüyordum. Gazetelerin birinci sayfalarından hiç durmadan olaylar patlarken, televizyon
haberleri neredeyse her saat başı flaş 'önemli' haberler verirken, çevreniz negatif enerjiyle dolup
taşan analizciler ile çevrilmişken, küçük odanızda bütün seslere kulağınızı tıkayıp örneğin Truman
Capote'nin kendi yazarlığını anlattığı mülakatı okuyup bunda Türkiye'ye faydalı fikirler
olabileceğini düşünmek gerçek bir ruh disiplini gerektiriyor. Veya Alain de Botton'un 'Çalışmanın
Mutluluğu ve Sıkıntısı' adlı kitabının kapağında neden ellerinde dürbünle limana yanaşmış ve
kargoları indiren gemileri izleyen iki orta yaşlı adam olduğuna kafayı takıp, bu meseledeki gerçeğin
temeline inmek benim için o gün gündemin en önemli maddesi haline gelebiliyor. Kendilerini
Türkiye'nin bataklık gündemi konusunda fikir bildirmekle görevli gören meslektaşlarımız, bu kapak
resminden yola çıkılarak çok önemli bir gazetecilik dersine varılabileceğini eminim ki
düşünmüyorlardır.
Üzerimde ağır bir ciddi yazı yaz ve bunu yapmazsan yoksa gündemden tamamen
düşürülürsün yolunda baskı olmasına rağmen, bu çıktığım yollardan geri dönüşüm yok benim. Hem bu
yolculuğum yeni başlamış olan bir şey de değil neredeyse 20 yıldır yollardayım ben.
Ancak arada
bir yanlışlar yapıyorum, yolumda durup geriye bakıyorum ve geçici de olsa bazı ülke meseleleri
hakkında kendimi tutamayıp fikir söylediğim de oluyor. Neyse ki bu yanlışımı uzun sürdürmüyorum
kendime hemen geliyorum ve kendi gündemimde yoluma devam ediyorum.
Bu ülkenin ağır gündemi
yazar olarak insanı anonimleştirmeye uğraşıyor. Çünkü gündem hakkında fikir söyleyen yazarlara bakın
hepsinin fikri birbirine benziyor, karakterleri de birbirlerine benzedi, bizim gibi 'bütün bunlar
pek önemli değil bizim gündemimiz bizim önem verdiğimiz konular daha önemli diye çıkış yapabilenler'
onlar için tehlikelidir. Her 'taraf' sizi tehlikeli görmeye başlayabilir. Dostunuz pek kalmaz. Çünkü
sizin tavrınızın kendileriyle alay etmek anlamına geldiğini de bilirler.
Bizim
gibi yazarların mücadelesi bizi yutmaya çalışan bataklığa teslim olmama mücadelesidir. Bizim gibi
insanların bataklığa çekilmesini arzulayan insanların sayısı da pek fazladır. Ancak bu
bataklık kurumaya başladığında, ülke normalleştikçe birçok insan gündeme teslim olmayı reddetmiş
yazarların kıymetini bilmeye başlayacak. Umarım o gün geldiğinde iş işten geçmiş olmaz. En azından
benim gayretim, gün ne derse desin, insanlar ne düşünürse düşünsün, dediğim ve diyeceğim laflar ne
kadar yanlış anlaşılırsa anlaşılsın, bir tavrı, bir yazı ekolünü gittiği yere kadar götürmek
uğraşıdır.
Üstelik artık sadece odamda
kalarak yolculuklara gitmiyorum. Oray gibi gitmeye de başladım. Çıktığım her yolculukta kendime bir
iç yolculuğu dersi de alıyorum. Tayland bu yüzden müthiş bir deneyim oldu benim için, hayatın
kötülüklerine sıkıntılarına dayanmama yardımcı olacak ruh dinginliği için gereken düşünce
sistematiğini keşfettim sanıyorum. Bizim gibi yazarlar açısından Türkiye ortamı müthiş bir yalnızlık
anlamına gelir. Var olan bütün baskıların yanı sıra bu yalnızlığınızın da sizi yıpratmaması için
kendi içinize çekilip düşünmeye ihtiyacınız var. Bu çekilme kaçış değildir, teslimiyet hiç değildir.
Sıradanlık, ortalamaya çekme gayretleri sizi katiyen teslim alamazlar, bu da onları daha da
saldırganlaştırabilir.
Onlar saldırganlaştıkça siz sakinleşip yolculuğunuzda geriye bakmadan
devam edeceksiniz.
Şu anda pek farkında olmasa da 21'inci yüzyılda Türkiye'nin asıl
ihtiyacı olduğu bu tavırdaki insanlardır.
Görevini, hayattaki amacını yapmakta olan insanın iç
huzuru içindeyim ben, yolculuklar sürecek.