Dün, Fehmi Koru/Taha Kıvanç meşhur gazeteci Harold Evans'ın The Times'tan kovulmasının hikayesini yazınca düşündüm. Evans, yıllar sonra o günleri değerlendirdiğinde 'Doğru olan maddi riski o üstleneceğine göre gazetesinin genel politikasını patronun belirlemesi, o çizgiden saptığı noktada da yönetmeni görevden almasıdır. Bu ikili arasındaki ilişki güvene ve karşılıklı saygıya dayanmalıdır.'
Buna benzer bir yorumu Ertuğrul Özkök de ayrılmadan çok kısa bir süre önce Ayşenur Arslan'ın 'Medya Mahallesi' programında yapmıştı: 'Gazeteler patronundur, gazetenin genel yayın yönetmenini patron tayin eder, patron istemediği zaman bizler de görevi bırakırız.'
Harold Evans, kendisine 'İstifa et' diyen patronuna karşı gelmiş ve görevi bir hafta daha sürdürmüş. Bu 'kahramanlığının' pek de işe yaramadığını sonradan öğrenmiş bana kalırsa; yıllar sonraki değerlendirmesi bunu da gösteriyor.
Elbette gazeteler patronundur... Bu işe para yatıran, risk alan patronlardır. Hele hele Türkiye gibi basın-hükümet ilişkilerinin bir türlü yeterli mesafeye ulaşmadığı eksik demokrasilerde patronun ağırlığı her zamankinden daha da fazladır. Bu bizdeki çarpık demokrasi kültürünün sonucudur.
Bu durum ister istemez 'patronun gazetesi'nde çalışan gazetecilerin elini ayağını bağlar. Yalan söylemeye, okuru kandırmaya gerek yok. Hepimiz kendimizi belli ölçüde bir otosansüre tabi tutuyoruz. Ama sadece burada mı? Amerikan basınında da öyle, İngiltere'de de... Belki oralarda biraz daha hareket alanı geniş, o kadar... (İngiliz 'State of Play' dizisini izleyenler radyo ihalesinin haberleri nasıl gölgelediğini de görebilir.)
Medya işi maalesef eskiden olduğu gibi kapitalizmin vahşi şartlarından kendini ayırabilen, sistemden bağımsız ve tam anlamıyla özgür bir alan değil. Burası da bir sektör sonuçta. Burada da kar-zarar hesapları yapılıyor.
Kalkıp da 'Ben patronu dinlemem, patrona karşı gelirim, bildiğimi okurum' demek içi boş bir hayalcilikten öte anlam ifade etmez. Hiçbirimize, en güçlü gazeteye bile patrona rağmen bildiğini okuması hakkı verilmez.
Öte yandan, patronlar da zaman zaman yanılabilir. Yanlış seçimler yapabilirler. İnsana özgü zaafların hepsi patronlarda da olabilir, çevrelerinden etkilenebilirler.
İşte bu aşamada da gazeteci devreye girer, gerektiğinde patronuyla kavga ederek onu doğru olana ikna etmek için uğraşır. Türk basınındaki bütün büyük gazeteciler de bunu yapmıştır zaten. Zaman zaman gazeteciyle patronun çıkarlarının çakıştığı noktada da kapıyı vurup çarpmak da gerekli olabilir, o ana kadar gerekli sürelerde ise yayın yönetmeni bir denge unsurudur.
Gazetelerin patronun malı olduğunu söylemek gazetecilere hiçbir hareket alanı bırakılmadığı anlamına gelmesin. Nitekim, Türk basınındaki yöneticilerin siciline bakıldığında da iki tip yönetici göze çarpıyor: Statükocular ve devrimciler.
Mesela Ertuğrul Özkök bu basınının kuşkusuz son devrimcisiydi. Kendi dünyasını gazete sayfalarına yansıtan, kimi zaman patronun desteğiyle, kimi zaman patrona rağmen gazete yapan bir yöneticiydi.
Ondan daha radikal ve daha hızlı hareket eden başka bir devrimci ise rahmetli Ufuk Güldemir'di. Özkök'ün zamana yayarak yapacağı pek çok değişikliği Ufuk Güldemir birkaç ayda gerçekleştirdi. Sık sık patronlarla kavga etti, kapıyı vurdu çıktı. Bu savaşçılığının etkisiyle de gazete genel yayın yönetmenlikleri hep kısa sürdü...
Dinç Bilgin ve Zafer Mutlu'nun yarattığı Sabah ise patron-gazeteci uyumu bakımından gerçek bir örnektir; hala sarsılmaz bir gazetecilik temeli atmıştır ikisi o yıllarda...
Bugün ne yazık ki gazetelerin patronlara bile ait olmadığı bir basın sistemi kurulmaya çalışılıyor. Gazetenin sahiplerinin bile gazeteler üzerinde tam tasarrufu yok neredeyse...
Gazeteciler bir zamanlar gazeteyi patrondan özerk bir 'ada' gibi tutmaya çalışıp, bunun mücadelesini verirdi. Parayı veren patronun sadece mali işlerle ilgilenip editoryal kısma karışmaması için uğraşılırdı. Sonradan bu inat kırıldı, patronun gazetesi kabul edildi...
Şimdi 'patronun gazetesi' sistemini bile mumla aramak üzereyiz. 'Keşke tek müdahale ve yetki mercii patron olsaydı' diyeceğimiz günlerdeyiz.
Bugünlerde bırakın devrimi 'haber yapabilmek' bile başlı başına bir cesaret işi olmaya başladı. Ben kendimi AKŞAM'da çalışan bir gazeteci olarak şanslı görüyorum; bu gazetenin, bu gazetenin yöneticilerinin, patronlarının haberden sapmama inadı bana 'kurtarılmış bölge' hissi veriyor.
Harold Evans'la başladık, onunla bitirelim: Onun tarihi konuşmasındaki 'yarı özgür bir basın' yıllar sonra ne kadar Türkiye'ye uyuyor.
Sponsor alsaydım yandaş olurdum
Ne kadar göz önündeymişim, ne kadar meraklılarmış benim hakkımda haber yapmaya, benden bahsetmeye, benim üzerimden prim yapmaya... Neyse, 'şöhretin cilveleri' deyip katlanacağız demek ki...
Her fırsatta benden bahsetmeden kendine malzeme bulamayanların son meselesi de evimde verdiğim bir parti... Evet, benim evim bol partili, bol yemekli, bol davetli bir evdir... Kapısı herkese açıktır, bazılarına da kapalıdır... Kapalı olanlar da bu eve girememenin acısını hasetle, kıskançlıkla, öfkeyle kapatmaya çalışırlar...
Evimde parti verdiğim için kimseden özür dileyecek halim yok...
Takmışlar 'sponsorlu içki' meselesine... Bunlar sponsor nedir bilmiyor, koca koca şirketlerin nasıl işlediğinden haberleri yok, kendi kafalarına göre uydurup duruyorlar. Yazık ki ben de bu saçmalıklara yanıt vermek zorunda kalıyorum... Koskoca Habertürk gazetesi bile buna kanıp koca sayfa ayırdığına göre...
Efendim mesele şu... Yılbaşı gecesi arkadaşlarımı teker teker eve çağırdım, herkese de bir şeyler ısmarladım... Kimine hindi, kimine börek, kimine tatlı, yemek yapmayanlardan da içki getirdim. Her gelen elinde bir-iki şişe içkiyle geldi... Çağırdığım arkadaşlarım içinde içki firmalarında çalışanlar da vardı, onlar da sırf bu bağlantıdan dolayı bir tane değil de beş tane şişeyle geldiler, gelmeyenler de çok kibar bir notla iki şişe mi ne şampanya yolladılar... Olay bundan ibaret...
Sponsor olsa ortada karar olur, yazışma olur, kağıtlar, faturalar, sözleşmeler olur...
Bedava yemeğe, bir şişe içkiye, bir promosyon gezisine kalemlerini satanlar herkesi kendileri gibi bilmesin!
Ayrıntıyı bilmeden bunu polemik konusu yapan Habertürk'teki arkadaşa ise keşke hiç benim özel hayatıma girmeseydi; neyse ki büyüklük bende kalsın, ben onun özel hayatına bulaşmayacağım...
Bir de 'rüşvet' falan gibi çok büyük kelimeleri çok kolay eden sevgili Doğan Satmış... Ne çabuk yargıya varmışsın, inanamadım... Şimdi seni geçen ay maça davet ettiler diye Ülker firmasından 'örtülü rüşvet' mi kabul etmiş oldun? Çok talihsiz bir açıklama yapmışsın...
Ben seni bilirim, sen de beni... Böyle şeylere itibar edecek kadar küçülmedik herhalde...