Derler ki Kudüs'ü ziyaret eden ve burada belli bir süreyi geçiren insanlarda belli bir psikolojik bozukluk oluşurmuş. Kimilerinin tıbben sorunlu bir geçmişleri olsa da daha evvel herhangi bir semptoma rastlanmayanların bile feleğini şaşırtırmış Kudüs... Kendini dev aynasında görmeler, dine aşırı bağlanmalar, kendinden geçmeler, kendini Mesih zannetme gibi sonuçları varmış Kudüs sendromunun...
Kudüs, bir zamanlar Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanların huzur içinde yaşadığı bir yermiş. Eski kent merkezi dört bölgeden oluşuyor hala: Müslüman, Hıristiyan, Yahudi ve Ermeni mahalleri... Daracık sokaklarından farklı dört dünyaya açılan bu şehirde bir zamanlar herkes barış ve huzur içinde, birlik olurmuş...
Müslümanlar, Yahudi bayramlarını kutlarmış... Yahudiler, iftar saatinden sonra Ramazan eğlencelerine katılırmış... Osmanlı dönemi Kudüs'ün tarihindeki en barışçıl dönemmiş belki de...
Herzl'in Yahudilere ait bir devlet fikrini ortaya atmasının ardından da bu fikri Osmanlı Padişahı'na açmasına kadar sürüyor bu huzurlu ortam... Osmanlı'nın 'Pasaportunuzu verin, bizim vatandaşımız olun, ayrı toprak vermeyiz, ama İmparatorluk içinde yaşarsınız' önerisi bir süre sonra 'Filistin toprakları dışında yaşayabilirsiniz'e, sonradan da 'Osmanlı vatandaşları dışında hiç kimse toprak alamaz'a varıyor ama... Yahudilerin kendilerine ait bir devlet kurmak için toprak almalarıyla başlayan bir süreç ilişkileri bozuyor ve 1900'lerin başındaki o mutlu günler bir daha yaşanmıyor...
Günümüzde pek çoğumuz için Kudüs gerginliğin, kaosun ve çözümsüzlüğün şehri... Üç dinin en kutsal alanlarına birkaç yürüme mesafesinde ulaşabileceğiniz kadar gizemli bir yer öncelikle. Ama belki de bu iç içe geçmişlik yüzünden bir o kadar çözümsüzlüğe mahkum... Ağlama Duvarı'ndan birkaç adım sonra Mescid-i Aksa'ya ulaşıyorsunuz... Jaffa Kapısı'ndan ilerlediğinizde ise Hz. İsa'nın göğe yükseldiği taşa ulaşıyorsunuz...
İşte Kudüs Sendromu'na maruz kalanlar da dinlerin iç içe geçmişliğinden etkilenip 'birleştirici' rolünü oynayacakları yanılgısına kapılıyorlar... Bu topraklara huzuru ve barışı getireceklerine inanıyorlar...
Kendimle ilgili gurur duyduğum şeyler arasında sağlıklı bir ruh haline sahip olmak yoktur... Ama buna rağmen Kudüs bende bir sendrom yaratmadı. Etkilendiğim kesin; etkilenmemek mümkün değil zaten.
Bende asıl sarsıntı yaratansa, hiç hesaplamadığım bir şekilde Yad Vashem oldu.
Dünyanın çeşitli şehirlerinde Yahudi Soykırımı temalı müzeleri gezdim ama hiçbiri Kudüs'teki Yad Vashem kadar çarpıcı değildi. Hatta Yad Vashem'e gelirken bir 'tekrar' hissi yaşamaktan korkuyordum.
Bambaşka, diğerlerinden çok farklı bir anıt buldum.
Zamanla eklene eklene büyüyen Yad Vashem'im mimarı Moshe Safdie'nin 2005 yılında tamamladığı son bölüm dev bir ince uzun üçgenden oluşuyor. Müzenin şimdi ana binası olarak hizmet veren bu kısmı Yahudilerin tarihini aktarmayı amaçlıyor.
Binanın tasarımı öyle çarpıcı ki bir karanlıktan girip tünelin sonundaki ışığa varmayı amaç ediniyorsunuz.
Ancak tünelin sonuna ulaşmak da mümkün değil. Binaya girer girmez sola dönüyorsunuz ve çeşitli zig-zag'larla sona ulaşıyorsunuz. Karşılıklı salonlara yönelen bu zig-zag'larla Yahudi tarihinde yolculuk yapıyorsunuz. Kimi salonlarda yerler demir ağlarla örülmüş; kamplara giden tren raylarını simgelemek için. Bir salonda ölüm kamplarındaki ranzalar var. Bir başkasında Orta Avrupa'dan küçücük bir Yahudi sokağı... Çizgili pijamalar vitrinlerde sergileniyor, ekranlardan İkinci Dünya Savaşı dönemine ait görüntüler... Kimi yollar kasten eğimli, engebeli...
Tünelin sonunda Siyonizm'in vardığı son noktaya ulaşana yani günümüz Kudüs'üne tepeden baktığımız bir terasa varana kadar büyük bir ağırlık çöküyor. Çökmemesi mümkün mü?
Kudüs Sendorumu'ndan bana kalan Yad Vashem'de geçirdiğim o gündür.
Şu lig meselesi
Kimin yazdığının önemi yok, sadece medyadaki bir zihniyeti göstermek açısından önemli. Bir gazeteci, kendisiyle ilgili yaptığı bir açıklamada Ayşe Özyılmazel'e de laf değinmiş. 'Hayatım boyunca aynı ligde mücadele etmeyeceğim bir insan' türünden bir laf ederek...
Ayşe'yi savunacak değilim... Kendi köşesi var, kalemi var, istiyorsa yanıtını yapıştırır.
Ancak bu 'lig' mevzuunun üzerinde durmaya değer...
Medyada bir alışkanlık oluştu. Nerede bir marjinal yayın organında hapsolmuş, oranın sınırlarını aşamayan, okunmayan biri varsa kendi dar çevresinden birilerinin sırtını sıvazlaması, 'bizim oğlan' diye gaza getirmeleri sonucunda bir büyüklük kompleksine tutuluyor.
Bu büyüklük kompleksi içten içe basında kaybetmişliği, bir yere gelememişliği örtmek için de kullanılıyor.
Ne demek 'Aynı ligde mücadele etmeyeceğim bir insan'...
Hepimiz biliyoruz ki kısa sürede Ayşe Özyılmazel basının birinci liginde yer buldu kendisine... Alt sıralardan gelip zirveyi oynayan yeni bir takım gibi... Hele hele üzerindeki o atıl Haşo etkisini atınca çok daha rahatladı, özgürleşti kalemi...
Burada Ayşe'yi sevip sevmemekten, görüşlerine katılıp katılmamaktan bahsetmiyorum. Gazete yazarlığında başarının tek bir ölçüsü var: Kendini okutabiliyor musun... Ayşe bunu becerebiliyor... Kendinden konuşturuyor...
Ancak kendisini onunla aynı ligde görmeyenleri yıllardır merak etmiyorum, yıllardır o marjinal dünyalarında kendi kendilerini tatmin etme çabaları ilgimi çekmiyor. Birkaç genci, birkaç hevesli üniversiteliyi tavlayabilirler ama 'birinci ligde' pek prim yapmıyor bu tavır...
Kimse kızmasın... Medya çok acımasız bir rekabet alanı. İlginç olabilmek, kendini okutabilmekse en zoru. Rekabetten koptuğunuz anda da marjinalize olmanız kaçınılmaz...
Aslında doğru söylemiş bu lig mevzuunu açan... Hayatı boyunca ikinci, üçüncü lige mahkum olmuşlar tabii ki birinci ligde top koşturamaz...
İsrail eşittir ordu
İsrail'de herkes ama herkes asker. Kadın-erkek ayrımı olmadan. Erkekler üç, kadınlar iki yıl boyunca vatani görevlerini yapıyorlar. Nispeten daha serbest bir askerlik söz konusu. Hafta sonları serbestler mesela. Converse giyip kirli sakal bırakabiliyorlar. Yad Vashem'in bahçesindeki bu askerler müzeye ilk kez gelmişlerdi. 'Ne uğruna savaştıklarını ve vatanı ne pahasına koruduklarını' öğrenmek için. Rehberimiz, onlara İbranice benim çok ünlü bir gazeteci olduğumu ve etrafımı sararlarsa fotoğraflarının gazetede basılabileceğini söylemiş...